Alfaloji Forum

Sitemize hoş geldiniz.

Hannah Arendt'in "Kötülüğün Sıradanlığı" tezine yorumum

Katılım
28 Kasım 2020
Mesajlar
66
Tepkime puanı
113
Yaş
21
Şehir
Kütahya
Hannah Arendt “kötülüğün sıradanlığı” tezini aynı ismini verdiği Kötülüğün Sıradanlığı kitabında Kant’ın kötülük anlayışını sorgulatarak okurlarını iyi ve kötü hakkında benimsedikleri ahlaki görüşlerini sorgulamaya zorlaması yoluyla okurlarına sunuyor. Bu sorgulatmaya neden olan olay ise II. Dünya savaşında bir alman subayı olan Eichmann’ın Arjantin’den İsrail’e yargılanması için getirilmesi ve bir nazi olarak ona karşı olan suçlamaların yargı süreci oluyor. Benim anladığım kadarıyla Arendt “Kötülüğün sıradanlığı” lafıyla normal olmayan bir normallikten bahsediyor. Arendt’in hocalığını yapmış Jaspers bu söze ithafen şöyle diyor, “Bence bu olağanüstü bir ilham ve kitabın alt başlığı olarak yerine oturuyor. Mesele kendi başına kötülüğün değil, bu kötülüğün sıradan olması (aktaran Bernstein, 2010, s. 331, 26. dipnot).

Kötülüğün sıradanlığı tezi ile Zimbardo’nun hapishane deneyini ilişkilendirecek olursam; Zimbardo gönüllü bir üniversiteli grubunu deney için hazırlanan özel bir hapishanede rastgele gardiyan ve mahkum rollerine girmek üzere ikiye ayırıyordu ve kendisi de bu deneye hapishane müdürü olarak dahil oluyordu. Deneyin 14 gün sürmesi beklenirken 6. günde öğrencilerin rollere kendilerini fazlaca kaptırması ve mahkumların depresif hareketlerinin meydana gelmeye başlaması sonucu deneye son veriliyor. Fakat tüm bu deneyin sonlanması gerektiğini ve işlerin çığırından çıktığını fark eden kişi Zimbardo olmuyor, onun üniversiteden kız arkadaşı olan ve deneyle hiçbir ilgisi olmayan bir yüksek lisans öğrencisi Zimbardo’yu ziyareti sırasında olayları görüyor ve şok olup Zimbardo’ya bu deneyin bir an önce sonlanması gerektiğini yoksa ondan ayrılacağını söylüyor ve böylelikle deney sonlanıyor. Burada değinmek istediğim nokta, Zimbardo’yu deneyi denetlemesi gereken kişi olarak görsek bile o bunun farkına bile varamayıp kendisini hapishane müdürü rolüne kaptırıyor, gardiyan rolündeki öğrencilerin gardiyan gibi davranarak mahkum rolündeki öğrencilere eziyet etmelerine göz yumuyor ve olayları objektif değerlendirme görevini isteyerek veya istemeden görmezden gelmeye başlıyor. Yani tıpkı Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezindeki gibi hatalı bir sistemde her hata, o sistemde var olan hatalı davranışları işleyen her bir birey tarafından sıradanlaşıp fark edilemiyor. Bunu tıpkı bir saatin dişlilerine benzetebiliriz. Saat yanlışı gösterdiği takdirde bütün dişliler hatalı işliyordur ve sistemi dışarıdan biri düzeltmedikçe bu böyle devam eder. Sonuçta dişlilerin görevi saati işletmektir ve bunu sorgusuz yerine getirirler tıpkı hapishane deneyindeki gardiyan ve mahkum rollerindeki öğrenciler gibi. Ancak insanların dişlilerden farkı kendi kendini sorgulayabilme kapasitesidir. Fakat bazen içinde bulunduğumuz koşullarda edindiğimiz birtakım görevler sebebiyle yaptığımız işe çeşitli sebeplerden kendimizi fazla kaptırıp bu tür insani yetilerimizin farkındalığını görmezden gelebiliyoruz.

Arendt’in deyişiyle: “Eylemler canavarcaydı fakat eyleyen kişi −en azından çok etkili bir tanesi şimdi mahkemede− oldukça sıradandı, bilindikti ve şeytanca ya da canavarca değildi. Onda, sert ideolojik yargıların ya da farklı kötü dürtülerin izi yoktu. Geçmişteki davranışlarında fark edilebilen tek önemli karakteristik, duruşma sırasında ve duruşma öncesindeki polis sorgusunda olduğu gibi, tamamıyla negatifti: Bu aptallık değil, düşüncesizlikti. İsrail mahkeme ve hapis prosedürlerinde, Nazi rejimi altındayken olduğu gibi görevini yapıyordu ama bu tür rutin prosedürlerin olmadığı durumlarla yüzleştiğinde, çaresizdi, klişe dolu dili savunmasını yaparken üretmişti, resmi yaşamında açıkça yapmış olduğu gibi, bir tür katliam komedisi. Klişeler, stok cümleler, geleneğe bağlılık, ifadelerin standartlaştırılmış kodları ve bizi gerçekliğe karşı koruyan sosyal olarak kabul edilmiş fonksiyona sahip davranış, yani bizim bütün olay ve gerçeklerin kendi varlığının gereğinden meydana geldiği iddiamıza karşıydı. Eğer bu iddiaya her zaman hevesliysek, sonunda yorulacağız; Eichmann’ı bizim dışımızdaki herkesten ayıran şey, yalnızca böyle bir iddianın var olmadığını açıkça bilmesiydi.” (Arendt, 1978, s. 4).


Kötülüğün sıradanlığı tezini Miligram deneyi ile bağdaştıracak olursam; deneyde öğretmen rolündeki vatandaşlar sahte öğrenci rolündeki vatandaşlara bir şeyler tekrar ettiriyor ve sahte öğrenciler yapmaları gerektiği gibi tekrar etmeleri gereken şeyi yanlış cevaplayınca öğretmenler tarafından artarak sözde elektrik şokuna maruz bırakılıyor. Ve deney sonucu görülüyor ki öğretmen rolündeki %63’lük kısım şok cihazındaki en son elektrik seviyesine kadar sahte öğrencilere şok uygulamaktan kaçınmıyor. Yine Zimbardo’nun deneyindeki gibi denekler kendilerine biçilen rolü üstleniyor ve baskı altında hissetse bile çeşitli sebeplerden; belki deneyden kazanacağı paradan, belki Miligram’ın deney esnasında deneklerin yanında olmasından ve bunun denekler üzerinde bir çeşit etki yaratmasından %63’lük kısım şokları uyguluyor. Bu son derece hayret verici bir durum sonuçta deneye alınan öğretmenlerden hiçbiri bunu isteyerek yapmıyor veya hiçbiri bir başkasına acı vermekten ve kötülükten hoşlanan sadist mazoşist birer psikopat değil.

Fakat kötülüğün, bir sebep ya da amaç gibi, kendinin ötesinde var olan hiçbir şeyle bağlantısı yoktur. Tıpkı Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezinde bahsettiği Eichmann için davalının kendisini bir insan olarak değil de sadece bir görevli olarak hareket etmesine, bu görevde kendisinin yerine kuşkusuz başka birisinin de olabileceğine dayanarak savunmasına benzeyebilir fakat bu durum bir suçlunun −falanca yerde bir günde şu kadar suçun işlendiğini gösteren− suç istatistiklerine dikkat çekerek sadece istatistiksel olarak bekleneni yaptığını, bu suçu bir başkasının değil de kendisinin işlemesinin rastlantıdan ibaret olduğunu, zira öyle veya böyle birinin bunu yapması gerektiğini öne sürmesine benzer. (Arendt, 2009d, s. 294). Arendt’e göre, Eichmann, ölüm makinesinde küçük metalik bir parça, mekanizmada küçücük bir dişli değil, −bulunduğu göreve tesadüfen getirilmiş bir memur olsa da olmasa da− insandır. Tam da bu nedenle, Arendt’in deyimi ile “hâlâ bir insan olduğu için” zanlıdır; dolayısıyla bütün eylemlerinden sorumlu tutulması ve buna göre yargılanması, cezalandırılması gerekmektedir.

Dipnot: Bu yazı sosyal psikoloji dersi için derlediğim bir yazıydı, sizlerle paylaşmak istedim.
 

CemilQardasli

Ayın En Aktif Üyesi
Katılım
30 Ekim 2020
Mesajlar
435
Tepkime puanı
346
Konum
ZAQATALA
Şehir
Ordu
Hannah Arendt “kötülüğün sıradanlığı” tezini aynı ismini verdiği Kötülüğün Sıradanlığı kitabında Kant’ın kötülük anlayışını sorgulatarak okurlarını iyi ve kötü hakkında benimsedikleri ahlaki görüşlerini sorgulamaya zorlaması yoluyla okurlarına sunuyor. Bu sorgulatmaya neden olan olay ise II. Dünya savaşında bir alman subayı olan Eichmann’ın Arjantin’den İsrail’e yargılanması için getirilmesi ve bir nazi olarak ona karşı olan suçlamaların yargı süreci oluyor. Benim anladığım kadarıyla Arendt “Kötülüğün sıradanlığı” lafıyla normal olmayan bir normallikten bahsediyor. Arendt’in hocalığını yapmış Jaspers bu söze ithafen şöyle diyor, “Bence bu olağanüstü bir ilham ve kitabın alt başlığı olarak yerine oturuyor. Mesele kendi başına kötülüğün değil, bu kötülüğün sıradan olması (aktaran Bernstein, 2010, s. 331, 26. dipnot).

Kötülüğün sıradanlığı tezi ile Zimbardo’nun hapishane deneyini ilişkilendirecek olursam; Zimbardo gönüllü bir üniversiteli grubunu deney için hazırlanan özel bir hapishanede rastgele gardiyan ve mahkum rollerine girmek üzere ikiye ayırıyordu ve kendisi de bu deneye hapishane müdürü olarak dahil oluyordu. Deneyin 14 gün sürmesi beklenirken 6. günde öğrencilerin rollere kendilerini fazlaca kaptırması ve mahkumların depresif hareketlerinin meydana gelmeye başlaması sonucu deneye son veriliyor. Fakat tüm bu deneyin sonlanması gerektiğini ve işlerin çığırından çıktığını fark eden kişi Zimbardo olmuyor, onun üniversiteden kız arkadaşı olan ve deneyle hiçbir ilgisi olmayan bir yüksek lisans öğrencisi Zimbardo’yu ziyareti sırasında olayları görüyor ve şok olup Zimbardo’ya bu deneyin bir an önce sonlanması gerektiğini yoksa ondan ayrılacağını söylüyor ve böylelikle deney sonlanıyor. Burada değinmek istediğim nokta, Zimbardo’yu deneyi denetlemesi gereken kişi olarak görsek bile o bunun farkına bile varamayıp kendisini hapishane müdürü rolüne kaptırıyor, gardiyan rolündeki öğrencilerin gardiyan gibi davranarak mahkum rolündeki öğrencilere eziyet etmelerine göz yumuyor ve olayları objektif değerlendirme görevini isteyerek veya istemeden görmezden gelmeye başlıyor. Yani tıpkı Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezindeki gibi hatalı bir sistemde her hata, o sistemde var olan hatalı davranışları işleyen her bir birey tarafından sıradanlaşıp fark edilemiyor. Bunu tıpkı bir saatin dişlilerine benzetebiliriz. Saat yanlışı gösterdiği takdirde bütün dişliler hatalı işliyordur ve sistemi dışarıdan biri düzeltmedikçe bu böyle devam eder. Sonuçta dişlilerin görevi saati işletmektir ve bunu sorgusuz yerine getirirler tıpkı hapishane deneyindeki gardiyan ve mahkum rollerindeki öğrenciler gibi. Ancak insanların dişlilerden farkı kendi kendini sorgulayabilme kapasitesidir. Fakat bazen içinde bulunduğumuz koşullarda edindiğimiz birtakım görevler sebebiyle yaptığımız işe çeşitli sebeplerden kendimizi fazla kaptırıp bu tür insani yetilerimizin farkındalığını görmezden gelebiliyoruz.

Arendt’in deyişiyle: “Eylemler canavarcaydı fakat eyleyen kişi −en azından çok etkili bir tanesi şimdi mahkemede− oldukça sıradandı, bilindikti ve şeytanca ya da canavarca değildi. Onda, sert ideolojik yargıların ya da farklı kötü dürtülerin izi yoktu. Geçmişteki davranışlarında fark edilebilen tek önemli karakteristik, duruşma sırasında ve duruşma öncesindeki polis sorgusunda olduğu gibi, tamamıyla negatifti: Bu aptallık değil, düşüncesizlikti. İsrail mahkeme ve hapis prosedürlerinde, Nazi rejimi altındayken olduğu gibi görevini yapıyordu ama bu tür rutin prosedürlerin olmadığı durumlarla yüzleştiğinde, çaresizdi, klişe dolu dili savunmasını yaparken üretmişti, resmi yaşamında açıkça yapmış olduğu gibi, bir tür katliam komedisi. Klişeler, stok cümleler, geleneğe bağlılık, ifadelerin standartlaştırılmış kodları ve bizi gerçekliğe karşı koruyan sosyal olarak kabul edilmiş fonksiyona sahip davranış, yani bizim bütün olay ve gerçeklerin kendi varlığının gereğinden meydana geldiği iddiamıza karşıydı. Eğer bu iddiaya her zaman hevesliysek, sonunda yorulacağız; Eichmann’ı bizim dışımızdaki herkesten ayıran şey, yalnızca böyle bir iddianın var olmadığını açıkça bilmesiydi.” (Arendt, 1978, s. 4).


Kötülüğün sıradanlığı tezini Miligram deneyi ile bağdaştıracak olursam; deneyde öğretmen rolündeki vatandaşlar sahte öğrenci rolündeki vatandaşlara bir şeyler tekrar ettiriyor ve sahte öğrenciler yapmaları gerektiği gibi tekrar etmeleri gereken şeyi yanlış cevaplayınca öğretmenler tarafından artarak sözde elektrik şokuna maruz bırakılıyor. Ve deney sonucu görülüyor ki öğretmen rolündeki %63’lük kısım şok cihazındaki en son elektrik seviyesine kadar sahte öğrencilere şok uygulamaktan kaçınmıyor. Yine Zimbardo’nun deneyindeki gibi denekler kendilerine biçilen rolü üstleniyor ve baskı altında hissetse bile çeşitli sebeplerden; belki deneyden kazanacağı paradan, belki Miligram’ın deney esnasında deneklerin yanında olmasından ve bunun denekler üzerinde bir çeşit etki yaratmasından %63’lük kısım şokları uyguluyor. Bu son derece hayret verici bir durum sonuçta deneye alınan öğretmenlerden hiçbiri bunu isteyerek yapmıyor veya hiçbiri bir başkasına acı vermekten ve kötülükten hoşlanan sadist mazoşist birer psikopat değil.

Fakat kötülüğün, bir sebep ya da amaç gibi, kendinin ötesinde var olan hiçbir şeyle bağlantısı yoktur. Tıpkı Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezinde bahsettiği Eichmann için davalının kendisini bir insan olarak değil de sadece bir görevli olarak hareket etmesine, bu görevde kendisinin yerine kuşkusuz başka birisinin de olabileceğine dayanarak savunmasına benzeyebilir fakat bu durum bir suçlunun −falanca yerde bir günde şu kadar suçun işlendiğini gösteren− suç istatistiklerine dikkat çekerek sadece istatistiksel olarak bekleneni yaptığını, bu suçu bir başkasının değil de kendisinin işlemesinin rastlantıdan ibaret olduğunu, zira öyle veya böyle birinin bunu yapması gerektiğini öne sürmesine benzer. (Arendt, 2009d, s. 294). Arendt’e göre, Eichmann, ölüm makinesinde küçük metalik bir parça, mekanizmada küçücük bir dişli değil, −bulunduğu göreve tesadüfen getirilmiş bir memur olsa da olmasa da− insandır. Tam da bu nedenle, Arendt’in deyimi ile “hâlâ bir insan olduğu için” zanlıdır; dolayısıyla bütün eylemlerinden sorumlu tutulması ve buna göre yargılanması, cezalandırılması gerekmektedir.

Dipnot: Bu yazı sosyal psikoloji dersi için derlediğim bir yazıydı, sizlerle paylaşmak istedim.
Güzel Yazı Türkçem Çok iyi değilmiş Onuda Anlamış Oldum.
Böyle Güzel Makalelerin Varsa Paylaşsan Çok Güzel olur.
 
shape1
shape2
shape3
shape4
shape7
shape8
Üst